mert güller

Bir bölü elli iki

Yıldaki diğer 51 cumartesiden pek de bir farkı olmayan, belki birkaç saat daha geç uyandık yine. 

Kahvaltı biraz uzun sürdü, hafta içine kıyasla daha az mail cevapladık, cevapladık ama.  Belki biraz fazla kedi videosu izledik diğer günlere kıyasla, zamanımızın bize kaldığını hissettik böylece, hafta içi yaptığımız beyaz yakalı kölelik biraz daha mana kazandı zihnimizde.

Şehr-i istanbul’un en güzel ilçelerinden birinde, yerkürenin en güzel adamlarından birinin adıyla anılan Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde, en az o adamın güzelliği kadar nafi Piraye Cafe’de bi miktar parayla büyü yapılıyormuş. Birsen Tezer kadınının bahçe konseri varmışı duyduk. LSD’nin yasak olduğu memlekette hala nasıl legal olduğuna akıl erdiremediğimiz bu kadın, bişeyler yaptı 2-3 saat. Güzel insanlarlaydık, güzel güzel sustuk, dinledik, dinlendik, demlendik.

Yıldaki 52 pazarı, belki 60 yıl yaşasak; 40 yılını çalışarak geçirdiğimiz ömürde, 2000 (ikibin) civarı pazarı yani, önümüzdeki iş günü haftasının hazırlığı gibi ulvi bir amaca fikslediğimiz için, eve gitmek zorundaydık hepimiz. Yaşlandıkça hayattaki en majör değişim, eve gidiş deadlineının “akşam ezanı”ndan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım A.Ş.’nin belirlediği son metro sefer saatine kaymasıymış, bunu farkettik. Akşam ezanını deadlineını aşağıki mahalleden bağırarak öteleyebilecek anarşist taraflarımız törpülendiği için ve kuvvetle muhtemel belediye annemiz kadar naif olmadığı için boyun eğmek zorunda kaldık.

Avrupa yakasında yaşayan insanlar için müziği Kadıköy’de dinlemenin en güzel yanı, vapur/dolmuş/metrobüs/hovercraft geri dönüş için hangi aracı kullanıyorsanız kullanın İstanbul’un güzelliğinin, müziği içten içe yanan mangal kömürü gibi devam ettirmesi, sakin, huzurlu.

Yeniköyde iniyoruz tabii ki eve kadar gidilmez tek vesaitle. Salaş balık ızgaracılar selamlıyor, balığa aldanmayıp devam edince yola üçüncüköprüistikametinedoğru, yosun kokusu sarıyor, balık halindeymişiz de hiçbir balık yine de ölmüyormuş gibi. Hiçbir Mado’ya benzemeyen Tarabya Mado zaten ya açıktır gece 2’ye kadar bi sıcak çay içmelik, açık değilse de zaten deniz tanrılarına emanet bıraktıkları sandalyeler, masalar emrinize amadedir 24 saat. Oturup iki çay söylüyoruz. Ne tuhaf. Çayın demini koklamaya çalışırken tam da, ılık bi karadeniz rüzgarı Fransız Bahçeleri’ndeki ağaçlarla öpüşüyor, hani olmaz ya, burnumuz o andan itibaren kör olsa, sağır olsa da artık hiç koku alamayacak olsa bile seve seve kabul edeceğimiz ıhlamur kokusu sarıyor etrafı. Sarmak ne kelime, boğuyor; severken öldürüyor atmosferi adeta. Ihlamur, ıhlamur…

Güneş yavaşça eve gidin diyor artık, aydan devralıyor görevi, biraz uyuyun siz. O an farkediyoruz, Birsen Tezer sesi, yosun kokusuna; dalga sesi, ıhlamur kokusuna sarılmış uyuyor aslında.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir